29 Aralık 2008 Pazartesi

Bugün Pazartesi...


Bugün pazartesi... Düşünüyorum da  geçen sene bu saatlerde, Gazi Lisesi'nde ilk dersin sonlarına yaklaşmış olurduk. Muhtemelen de sınav haftamız olurdu. Tek derdimiz bir sonraki derste gireceğimiz tarih sınavında nasıl kopya çekeceğimiz, soruların nasıl olacağı ve şubat tatiline daha kaç tane sınavın kaldığı olurdu.

Dört sene ne çabuk geçti böyle... Koskoca liseyi bitirdik, dile kolay.. Bütün eski dostlarımız şimdi bir başka yerde.. Başka arkadaşlarımız girdi hayatlarımıza.. Günümüzü artık birbirimizle değil, birbirimizden parçalar gördüğümüz yeni arkadaşlarımızla geçiriyoruz.

Hele bazı anlar geliyor, diyorum şimdi bu olaya Hüseyin şunu derdi, gülerdik. Bilge bunu yapardı, her zaman yaptığı gibi. Buket, şimdi başlardı şunları söylemeye.. Bu gece kesin Sinem ve Gözde'yle beraber dışarı çıkardık. Ya da Eren, Atilla... 

Hepsinden uzaktayım. Tek başımayım aslında, yanımda bir sürü yeni arkadaşım olsa da. Alışmaya çalışıyorum hala. Eski alıştığım insanlardan uzakta. Belki sana komik geliyordur okuyucu bütün bunlar. Belki de sende benim yaşadıklarımı çoktaaaan yaşamışsındır da gülüyorsundur şimdi bunlara. Diyorsundur, bu günler de geçiyor. Bak şimdi biz geldik bilmemkaçküsür yaşına.. Hangi eski arkadaşımızı hatırlıyoruz. Hangisi arıyor, soruyor. 

Aslında bu senin hatan okucu. Sen eski arkadaşlarını aradın mı? Hepiniz birbirinizden beklemediniz mi? Hep o arasın demediniz mi? Peki neden siz aramadınız? Belki daha değişik olmaz mıydı ozaman? Eminim hala lisedeki sıra arkadaşınla beraber yaptığınız esprileri başkasıyla yapamamışsındır bir daha. Onunla anlaşabildiğin kadar kimseyle bu kadar rahat olmamışsındır. 

Merak etme, hatırlıyorum ben. Daha çok olmadı. Şurda ne kadar önceydi ki Hüseyin'le kırmızı vosvosumuzun camına not sıkıştıralı. Ne kar önceydi ki, Bilge ve Buket'le beraber ufaklıkların yüzlerini boyayıp para kazanalı. Ne kadar oldu ki, Sinem, Gözde, Nilüfer, Eren, Atilla ile Jolly Joker'a gideli..

Ne kadar oldu? Çok mu? Oldu mu birbirimizi unutmamıza izin verecek kadar? 

Ben hala hatırlıyorum, Mistır Simit'i.. Bahri Abi'nin Tac Mahal'de çalıştığı günleri.. Ares'in eski yerinde Koray abi'yi ziyaret ettiğim günleri.. Ali ve Hüseyin'le Beach Park'ta sabahlamalarımızı... ve daha bir sürü şeyi..

Unutmak senin elinde okuyucu. Unutmak istersen unutursun.

Ya istemezsen?

25 Aralık 2008 Perşembe

...

Bazı zamanlar vardır insanın daha savunmasız olduğu. Daha romantik düşündüğü. Duygusallaştığı.. Belki öyle bir anıma denk gelmişti düşünceler yumruklarını savurmaya başladığı zaman. Düştüm.. Düşünceler ağır geldi karşı koyamadım. Düştüm..

Yalnızlık ne kadar yalnız bir kelime olsa gerek.. Tek başına koskoca bir duyguyu taşıma görevini edinmiş, çabalıyor.. Yalnızlık.. Kimse yok.. Olanlar da farkında değil hiç bir şeyin..

24 Aralık 2008 Çarşamba

Karı beklerken.. (Kar hani beyaz..)

Sabahın köründe odada bir müzik, bir hareketlilik.. Rutin aslında.. Uyananlar, dersi erken olanlar, derse gidecekler.. Peki bugün? Bir değişiklilik? Yok görünürde. Herkes yine uyandı telefonlarının alarm sesine tıpkı dünkü gibi. Ben de uyandım, gerçi telefonum çalmamıştı daha. Ama uyandım. Herkes kalkınca bir göz atıyor dışarıya anlam veremiyorum. Bir beklenti var insanların içinde.. 

Dışarıda yağmur yağıyor. Çok değil belki ama ıslak.. Sevmem ben ıslak şakaları.. Bu da sanki günümün içine etmek için doğa ana tarafından yapılmış sulu bir şaka.. Yağmurdan hoşlanmam ben.. Yağmurda yürümek romantik gelmez bana.. Kapalı havalarda sıkılırım, birşey yapasım gelmez. Soğuk.. Islak.. Hoşlanmam.

Ama bugün başka bir beklenti var herkesin içinde dile getirmeseler de.. Haberlerde gördük.. Kar yağacakmış. İçimi garip bir duygu kaplayıverdi. İlk defa yaşadığım yere kara yağacakmış!!! (Antalya'da bir kere çakma bir kar görmüş olsam da onu Mart ayında yağdığından dolayı ciddiye almıyorum..)

Sevindim bi an böyle, çocuklar gibi ama içimden. Dışımdan hiç belli etmem böyle şeyleri. Gereksiz. Karla karışık olacak yağmur bugün. Tutacağını da sanmıyorum. Ama olsun. Sevinirim ben kar görünce. Alışık değilim çünkü. Belki sen sıkılmışsındır bile kar görmekten. Ama ben, Antalya'nın bağrından gelen ben pek fazla kar göremedim hayatımda. 

Sen görüyorsan hep sevin zaten. Güzel birşey çünkü kar. Ben de göreceğim bugün. Yani umarım. Belki gece.. Bi ara göreceğim ama..

22 Aralık 2008 Pazartesi

Ders, ders.. Okul, okul..

Öğrenci adamız biz de Türkiye'nin yüzde bilmemkaçı gibi. Tek görevimiz var, çalışmak. Kimimiz yapar, kimimiz yapmaz ama görevimiz belli. Çalışacaksın, derslerini geçeceksin. Basmakalıp, asla modernize olamamış, kimliksiz bir eğitim sisteminde yapabileceğin tek şey, birilerinin senin için çok öncelerden çizmiş olduğu yoldan sapmadan yürümek. 
Bu çizgiyi sırat köprüsü gibi düşünmek lazım. İkisi de çok önceden çizilmiş iki çizgi sadece.. İkisinde de yürümek zorundayız. Düşersek ya da saparsak? Yanarız.. Kayboluruz.. Hiçliğin içine düşer yok oluruz.. 
Birileri çizmiş yollarımız daha önceden. Koymuşlar önümüze tek bir seçenek ve seçin diyorlar, dalga geçer gibi.. Önce Liseni seçmeni istiyorlar görkemli isimlerle, "ANADOLU LİSESİ!!", " FEN LİSESİ".. Oysaki kimin hangi lisede okuyacağı bile belli daha doğduğu günden.. Çünkü sistem zaten çoktaaan hazırlanmış o öğrencinin hayatını yönetmek için. 
Öncelikle seviyesine göre lisesinin ismini değiştiriyorlar. Nasıl bir seviyeyse bu artık.. Kimisinin ki Anadolu lisesi oluveriyor. Kimisini de atıyorlar düz liseye ya da bir meslek lisesine, kanıksasınlar seviyelerinin yetersiz olduğunu daha fazlasını yapamayacaklarını kabul etsinler diye... Kısıtlıyorlar zaten baştan onların gelişimlerini, özgür düşünme yetilerini... Hayatlarını yönlendirmeye devam ediyorlar...
Gün geliyor artık büyümüş bir birey olup bir "ÜNİVERSİTE" öğrencisi olmaya. Dört yıl boyunca bu psikolojiyi dayıyorlar öğrencinin sırtına.. Bir yük gibi biniveriyor.. Buna bir de daha ilk günden sisteme adapte olmuş ve hatta onun tarafından yetiştirilmiş aileler de katılıyor. Üstüne bir de öğretmenler, arkadaşlar, eş, dost teker teker yüklüyorlar bulabildikleri her boş laf çuvalını zavallı öğrencinin sırtına... 
Öğrencinin ise yorulması yasak.. O çalışmak zorunda.. O sistemin gereklerine ayak uydurmak zorunda yoksa.. düşer.. 
Üç öğrenci vardır benim kafamda; Sistemin çoktan önünü kestiği öğrenciler, sistemin ileride önünü tıkayacağı öğrenciler ve sistemin mantığını kavrayıp ona karşı koymayı öğrenen öğrenciler...
İlk türdeki öğrenci tamamiyle bir umutsuz vakadır. Bir üniversite kazanma şansı %1-2 olan bu öğrenci şehrin en kötü okullarında okumaya sistem tarafından mahkum edilmiştir. Bu öğrenci genellikle çocukluğunu özgürce yaşamış, en büyük hedefi mahalle takımının bir sonraki maçında iki gol daha fazla atmak olan bu öğrenci sistemin daha baştan elediği öğrencidir. Bu öğrenci derslerinde asla başarılı olamadığı gibi başarılı bir orta öğretim hayatına sahip olma şansını da kaybeder. Onun için artık sadece moral bulabilmek için saatlerini geçireceği özgür internet kafe ortamları vardır... Sistem onu çoktan elemiştir...
İkinci türde bulunan öğrenciler ailelerinin baskısı sonucunda ilköğretim boyunca sokaklardan feragat edip çocukluklarını sisteme feda eden öğrencilerdir. Bunlar ilköğretim derslerini aksatmayan ve öğretmenlerinin gözde öğrencileri olmayı başarmış çocuklardır. Dersaneye giderler ve dersanede dereceler yapabilmek, daha çok soru çözeblmek hayatlarının amacı olmuştur artık. Sistem o öğrencileri ödüllendirir ve isimleri koca koca puntolarla yazılacak okullara giderler. Onlar diğerlerinden üstündürler. Çünkü onların liselerinin t*şaklı isimleri vardır. Sistem bir süre bu öğrencilerin egolarını şişirir. 
Bu öğrencilerin yolu zaten çizilmiştir. Bu öğrenciler daha sonra ikiye ayrılacaklardır. Artık sistemi kavrayanlar va hala sistemin kölesi olanlar. Bu öğrencilerin bir çoğu gittikleri liseler gibi isimlere sahip üniversitelere giderler. Bu öğrencilere üniversiteler sistemde yerlerini koruyabilmek için ayrı ayrı ödüller dağıtır, paralar verir. Bu öğrenciler sistem için çok değerlidir. Çünkü sistem başarılı olduğunu kanıtlama ihtiyacı duyar. Bunu da bu öğrenciler sayesinde yeni kurbanlara gösterir. Sistem başarmıştır. 
Sistemi artık bazı öğrenciler kavramaya başlamışlardır. Bu öğrenciler üniversiteye gitmenin gururuyla bir çok görevlerini tamamladıklarının farkına varırlar. Artık aileleri bunlara baskı yapamaz hale gelmiş ve gittikçe bağımsız birer birey olmaya yaklaşmışlardır. Bu noktada sistemden biraz saparlar. Tabi bunun üzerinde bazı üniversitelerin daha özgür bir eğitim yapısının olmasının büyük etkisi vardır. 
Bu öğrenciler ilk senelerde derslerinde bocalayabilirler ki nitekim bocalarlar. Çünkü 12 yıl boyunca taşıdıkları yükü bir kenara koymuşlardır ve dinlenme gereği hissederler. Bu öğrenciler artık hedeflerini sisteme çizdirmek yerine kendileri çizmeye başlarlar. Sisteme bağlı iş hayallerinden kaçınır, özgür ve bireysel olmak isterler. Bu öğrencilerin kendilerini artık kurtarma şansı vardır. Bunların bir çoğunluğu zaten sistemi yaratanlar ve kontrol edenlerin yanında yerlerini alırlar.
İkinci kesim artık memur olma yolunda büyük ölçüde ilerlemiştir. Üniversitelerini de lise gibi okur ve bitirirler. Onlar için özgürlük düşüncesi yoktur çünkü. Sistem bu düşünceyi katletmiştir doğru zamanda. Onlar sisteme bağlı çalışan androidlerdir artık. Üniversite bittikten sonra da sistemin yarattığı bir iş kolunda çalışmaya devam edecekler ve sistem her seferinde onları kendi aralarında istediği gibi rütbeler ve isimlerle oyalayacaktır. Bunlar eninde sonunda rutin ve vasat bir hayata sahip olup sisteme yeniş düşeceklerdir. - ki zaten düşmüşlerdir.-
Gelelim son kesime, kişilikleri ve zekaları sayesinde sisteme hep karşı çıkanlara ve onu sorgulayanlara. Bu kesimin en büyük yardımcısı şanstır. Bu tip insanlar çocukluklarında sokak-ders ikilemi arasında bocalamış ve ailesine mi bağlı kalmalı, yoksa sokaklarda özgürce mi yaşamalı, karar verememiş çocuklardır. 
Bunlar belirli ölçüde sokak çocuğu olup, belirli ölçüde de derslerine vakit ayırırlar. Burada basit bir düzen varmış gibi görünse de aslında bu çocuklar tamamen boşlukta büyürler. Dersleri ilk başlarda yüksek olsa da yaş ilerledikçe sistemin zorlamalarının mantıksızlığı önünde sisteme karşı tavır almaya başlarlar. Aslında bu dönem çocuk için çok tehlikeli bir dönemdir. Bu dönemde çocuk sisteme tamamen karşı bir tavır alarak sisteme en başta yenik düşenlerin arasına katılabilir. Çünkü sistem çocuk için çok fazla güçlüdür.
Çocuk şansı sayesinde sistemi ufak çalışmalarla oyalayarak balansını dengede tutabilir. Ancak hiçbir zaman ders notları ailesinin istediği gibi olmayacaktır. 
Bu öğrenci isimsiz bir okula gidebilir. Ya da gittiği okulun ismi yeteri kadar büyük olmayabilir. Ancak öğrenci sistemde kendisine yeni bir yer yaratmıştır artık ve tehlikeli bir oyun oynadığının da farkına varmaya başlamıştır. Notları dengesizleşir. Üniversite stresi üstüne yük olarak binmemektedir artık. Sistemin elbet bir açık vereceğinden emindir öğrenci. Çünkü sistem hep bu açığı ona vermiştir. Belki ilk sene bi üniversite tutturamaz. Sistem ondan daha güçlü çıkabilir. Ancak elbet bir üniversitenin kapısı ona açılacaktır. Çünkü o sisteme inanmamaktadır. 
Nihayet sistem bir açık verir ve bu öğrenci şansının sayesinde bir üniversitenin yolunu tutar. Artık onu durdurabilecek pek birşey kalmamıştır. Çünkü o yıllar öncesinde hangi yoldan gideceğini zaten kendisi çizmiş ve bu yolda da ilerlemiştir. Bundan sonra da hiç şaşmadan kendisinden emin bir şekilde yoluna devam edecektir. O sistemi çoktan alt etmiştir. 
Sisteme yenik düşmemeniz dileğiyle...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Uykusuzluk...

Başladık yine bilgisayar başında sabahlama günlerine.. Okula nadiren bir çayını içmeye uğrayıp, günlerimi uyuyarak geçirme vakti geldi çattı tekrardan. O halde buyrun hep birlikte bir hoşgeldin diyelim...

İstanbul'da üniversite hayatıma başlarken kendi kendime verdiğim bazı kararlar vardı. "Düzenli olarak kitap okuyacaksın! Yazmayan çalıştığın romanın üzerine günde en az 1 saat duracaksın! Ders çalışacaksın! Derslere düzenli gideceksin! Çok gezmeyeceksin!.." Yok abi yalan bu olay. Böyle birşey yok. Ne kitap okuyorum adam gibi, ne derslerim düzgün geçiyor, ne de kitabıma oturup da BOŞ bir vakit bulabiliyorum yazabilmek için. Vaktim hep bilgisayar başında pineklemekle geçiyor.

Saat 06:09...

Bazen gerçekten Vampirlik namına birşeyler taşıdığımı düşünüyorum. Bütün gün uykulu uykulu gezip yurda gitsem de bi uyusam masalları anlatıp gezdiğim düşünülürse, üstüne de yurda gelip gece yarısına doğru halı saha maçına gittiğimi göz önüne alırsak, benim geldiğim gibi kafayı koymuş ve şu anda 1 milyon 865. rüyamı görüyor olmam gerekliydi. Amma ve lakin ben ne yaptım? OTURDUM! Bilgisayarın başında...

Bu bir bağımlılık durumu mu? 

Hayır sorunum bilgisayarla değil yanlış anlaşılmasın. Deli gibi bir kompütür bağımlısı değilim. Benimkisi geceye karşı bir savaş. Gece beni cezbediyor aslında. Ancak uyku o güzelim geceyi benden çalan olgu. Uyuyunca gecenin bütün güzelliklerini kaybedecekmişim gibi geliyor bana. Bir özlem duyacağım sanki geceye...

Gece güzeldir okuyucu! Beyenmiyorsun sen belki geceyi ama gece güzeldir. Hele bir de ay ışığı.. Bir de dolunay! Bir de yanında kadının belki de bir kadeh şarap.. Biliyorum ki Ömer Hayyam da çok severdi geceyi. İçkinin gece daha bir güzel göründüğünü düşünüyor olmalıydı.. Yok hayır aman yazdığım yazıda Hayyam Usta'dan hiçbir dörtlük bulamayacaksınız. Boşuna heveslenmeyin.

Gece güzeldir.. Gece bilinmeyenlerin diyarıdır. Batman de Gotham'ı hep gece kurtarır. Gece ayrı bir kutsaldır. Ayrı bir Gotik tarzı vardır gecenin. 

Gece gündüzden daha çok yaşar. Gece daha çok şey yaşanır. Gece daha da eğlencelidir. Hatta sırf bu eğlence düşkünlüğü vermiştir gece kluplerinin adlarını. 

Gece daha hareketlidir. Gündüz cafelere gider sakin sakin otururken, gece durmayı sevmez. Gece diskodur. Dans ettirir. Gece eğlencenin can damarıdır.

Severim ben geceyi.. Gece yazarım bu yazıları.. Daha hava aydınlanmamış ama o duruma yüz tutmuş iken... Gece düşünürüm sevdiğimi.. Sevdiklerimi... Düşüncelerimi..

11 Aralık 2008 Perşembe

Issız Adam

Çağan Irmak ustanın son filmi epeydir sinemelarda oynamaya devam ediyor. Öncelikle bu yazıyı okuyacaksanız bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. Size belki beklediğiniz gibi bir Issız Adam hikayesi veremem ama kendi hikayemden ıssız bir kaç kare görebilirsiniz...

Uzun bir süredir bu tarz filmlere gitmemiştim. Belki de doğru kişiyle gidilmesi gereken filmlere karşı yanlış adamı oynuyordum hep. Giden arkadaşlarım filmi çok övmüş ve kesinlikle gitmemin gerektiğini söylemişlerdi. Biraz çekiniyordum aslında. Sıkılacağımdan korkuyordum. Yine de sevdiğim kızı alıp Issız Adam'a gitmeye karar verdim. 

Bir adam, bir sürü yaşanmışlık, hatalar, pişmanlıklar, üzüntüler, aşklar.. dopdolu bir film vardı karşımda. Bir dakikasında bile sıkılmak ne mümkün, tam tersi derinden sarsmıştı filmin kareleri beni. Bir çok izleyici gibi ben de hayatımdan kareler görmüş ve o adamla bir çok kere kendimi bütünleştirmiştim. Ben de o hataları ya da benzerlerini yapmıştım daha kısacık bir bölümünü bitirdiğim hayatta.

Sevmiştim ben de Issız Adam gibi, benim de mavi bir telaşa tutulduğum zamanlar olmuştu. Ya da yiyecekleri dolu dolu yediğim günler.. Belki ıssız adam gibi değil ama.. benim yaşadığım gibi olmuştu bütün bunlar. Ben de aşık olmuştum.. Çocukça... 

Benim de hatalarım olmuştu zamanında, ben de filmler izlemiştim sonunda başkalarının üzüldüğü.. Ben üzmüştüm onları.. Peki neydi suçları? Hepimizden bir parça taşıyor bu Issız Adam.. Yabancı değil... O biziz inanmak istemesek de..

Seviyoruz yine de.. Başkalarını üzeceğimizi bile bile.. Belki de biz üzüleceğiz.. Sevdiğimiz için.. Ama önemli mi? Hayır.. Seviyoruz.. Bazen üzmeyi de seviyoruz. Hafif bir burukluk.. Biliyorum üzülmeyi de bazen özlüyoruz. Bir tutam melankoli hayatımızda.. Seviyoruz arabesk yaşamayı hayatı bazen.. Sevdiğimize özlem duymayı..

Gidin bu filme hala gitmediyseniz. Eğer hala ıssız kalmak istemiyorsanız...

7 Aralık 2008 Pazar

Ayaküstü Mutluluk

Ayaküstü yazılan bir yazının başlangıç cümlesi de ayaküstü oluyor arkadaş. Giriyorsun konuya bir yerinden ki pek de giriş gelişme sonuç üçlemine ayak uyduramadan. Akademik bir yazı da olamıyor haliyle. Gerçi benim akademik bir yazı yazmaya da ihtiyacım yok aslında. Benim sadece paylaşmaya ihtiyacım var. 

Bu sefer mutluluğumu paylaşmaya devam edeceğim sizlerle. Mutluyum arkadaş. Sen de mutlu olsan keşke benim kadar. Hep derler ya hayatın b*ktan gittiği dönemler var diye. Hayatın bir de dört dörtlük gittiği dönemler de var. Ben böyle bir döneme girdim işte. Aşk var çünkü içinde. Sevgi var. Mutluluk da geliyor istemeden peşisıra. 

Yatağımın köşesinde bir yazı vardı. Benden önce kalan bir öğrenci yazmış; "Seni seveni sen de sev" Neden beni seven herkesi sevmem gerekiyor ki? Peki benim sevdiğim de beni sevecek mi? Çok mantıksız geldi bana bu söz. Çok da arabesk. Ben arabeski sevmem be okuyucu. Sen belki sevebilirsin ama ben Kibariye falan da dinlemem zaten. Hoşlanmam böyle damar kültürlerden. Anlamam da zaten. Gerek de yok. Önemli olan aşk. Biz, siz, onlar değil. Sadece sen ve ben. Sen dediğim sevdiğim kız be okuyucu hemen üstüne alınma yani. Alın mutlu olacaksan ama pek sana demedim bu sözü. Ben sana kıyamam be okuyucu hadi sen ol kendini koy benim yerime. Yada sevdiğimin. Keyfin bilir...

Evet mutluyum. Neden olmayayım ki? Aşkıma karşılık alırken, kendimizi kasmadan birbirimizi sevebilirken. İmkansız değilken. Biliyorum uzaktayım ona ama belki daha iyi değil mi böylesi? Daha çok özler daha da bağlanmaz mıyız? Denemediysen karışma be okuyucu! Moralimi bozma şimdiden. Ben böyle mutluyum işte. Gideceğim sonuna kadar. Gel sen de köstek olma bana destek ol birazcık. Yardım et de beraber aşalım bu günleri. 

Ne mi yapacaksın? Okuyacaksın tabi ki. :) Okuyup duygularıma ortak olacaksın. Sen de sevineceksin benimle. Sen de özleyeceksin benim gibi. Okuyacaksın yazılarımı. Gel beraber yapalım bu işi. Tut sen de bir köşesinden bu yazımın. Taşıyalım beraber uzun süre.

Ne dersin?

6 Aralık 2008 Cumartesi

Mutluluk üzerine 1 2 3'ün 3.sü (Nihai Son)

AT'nin sonucunu pass olarak görünce sevinen şahıs ben, mutluyum özellikle dünden beri. Dün birçok şey oldu aslında. Hepsini sıraya dizmem gerekirse mantıklı bir kronoloji yaratamam sanki ama en azından sizin için deneyeceğim. 

Kardeşim dediğim aslan parçasını uzun bir süreden sonra görmüş olmanın mutluluğu içerisinde güne başladım. Eski esprilerimize hala gülebildiğimiz gerçeğinin farkına vardıktan sonra, eski okulumuza doğru yola koyulduk. Bu konuyu sizinle çok paylaşma gereği duymuyorum çünkü bir atraksiyona maruz kalmadım o zaman diliminde. Okuldan ayrılırken artık üç kişi olmuş yemek yiyeceğimiz yere doğru tramvay denilen toplu taşıma vasıtasıyla yolumuza devam ediyorduk. Evet artık üç kişiydik. Kardeşim, ben ve hayatımın aşkı. Evet ben ona aşıktım. Kabul ediyorum. Uzun süre kabullenememiştim taki ne kadar özlediğimin farkına varıncaya dek. Hakkaten aşıkmışım meğer. Garipsedim. Çünkü hiç aşık olmamıştım ben. Korktum.. Değişmekten değil, ben de bilmiyorum neden.. Bilen varsa açıklasın seve seve dinlerim.. Bir de çay demlerim onun için, çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi "Bunu ancak demli çay çözer" 

O da bana aşıktı benim ona olduğum gibi. Seviyorduk be işte. Mutluyduk biz bu durumdan. Gerisi önemli mi? Mutluluğun resmini çizmeye çalışıyorduk beraber. Sırf Abidin'e gösterip "Bak Abidin, sen yapamadın biz yaptık." diyebilmek için. 

Aylardır umudun ne mutlu şey olduğunu hissediyordum umut ederek. Seviyordum işte... Kalbimin atışları hızlanır, elim ayağım birbirine dolanır,bir kelebeğin kanatları gibi titrerken. Mutlu olmanın mutluluğu içerisindeydim. Önemsemiyordum başkalarını veya önemseyenleri. Gerek de yokmuş zaten. Hem onlara ne, seven ben değil miyim? Hem neden anlatıyorum ki sana bunları? Hı? Cevap ver bana? Yok yok şaka yapıyorum. Beklemiyorum zaten senden birşey demeni. Öyle olsaydı okuyucu değil yazar olmaz mıydın? Biliyorsun sana anlatmamın sebebini. Değer veriyorum sana sırf vakit ayırıp da okuduğun için. Seviyorum seni be okuyucu, sen de olmasan kim dinler beni..

Seviyorum be işte hiç olmadığı gibi.. Beklemezdim kendimden böyle şeyler. Garipsedim. Garip biriyim zaten.  Önemsiz ve gereksiz. 

Mutluyum. Sen de mutlu ol be okuyucu. Mutlu okuyucular görmek isterim senin benim gibi. İşte o zaman Abidin resmini çizecek birşeyler bulabilir belki...

2 Aralık 2008 Salı

Mutluluk üzerine 1 2 3'ün 2.si

Hava aydınlanmaya başlamış sanki. Robert Krugmann'ın İlyada yorumunda olduğu gibi, gül parmaklı şafak ortaya çıkıyor. Ya da bu böyle değildi, çok da umurumda. 

Vampir olmaya yüz tutan ben, -dişlerimin sivrileşmesinden korkmaya başladım- her zamanki gibi geceyi gündüze katmış, bilgisayarımın başında zaten ölmüş olan zamanımı daha da öldürmenin yollarını aramışım. Odada uyuyan arkadaşlarım rüyalarının 86. safhasını yaşarken ben ne diye hala burada oturuyorum? 

Benim anormal saatlerde yazdığım bu yazılarımı sen, okuyucu hep normal saatlerde mi okuyorsun hep merak etmişimdir. Tek ben miyim zamanı bu kadar kötü kullanan?

Yarın achivement test denen bir olayın gerginliği içerisindeyim be okuyucu. Tam öss den kurtulduk derken bir de kur atlama, gelişim gibi garip garip sınavların kucağına düştük. 

Gözlerim acıma ile ağrıma arasında kararsız kalmışken, dışarıda onlarca martının benim için şov yaptığını yarım yamalak farkettim. Birisi martı pisliğe gelir demişti. Kim olduğunu hatırlamıyorum. Önemsizliğinden değil, kesin önemli birisidir. Sadece uykusuzluktan... 

Boşver bunları da ben de yetimi kaybediyorum sanki. Yazma yetimi... Malzeme bulamıyorum artık yazacak.. Birşeyi anladım bu arada, yazı yazabilmek için ya mutsuz olacaksın, ya da sinirli olacaksın. Yoksa yetin dağa kaçıveriyor kalıyorsun ortada. O yüzden iyi mi idare et bu yazdıklarımla. Arada bi eski yazılarıma bakıver canın sıkılırsa. Ben mi? Ben yine yazacağım saçmalamaya devam ediyor olsam da. Yazacağım.. Ya napacaktım?